Komşu Blog

http://yelkovanileyengec.blogspot.com.tr/

Komşu komşunun külüne muhtaç



Öldürmeyeceksin




 Bu sabah uyandığımda güneşin yine de,her şeye rağmen doğmuş olduğunu görünce çok şaşırdım.Çünkü böyle bir günde,insanlığın soluksuz kalmaya başladığı,cünayetlerin artık sıradanlaştığı,çocukların yetişkin sayılıp bombalandığı bir dünyaya tenezzül edip de doğmaz diye düşünmüştüm.Sevgili güneş sen de beni hayal kırıklığına uğrattın.
 Hani severdik ya yaşamayı,hani herkesin yaşaması için,acı çekmemesi için,mutlu olması,huzurlu olması,güven içinde uyuyup uyanması için elimizden geleni yapardık ya...Artık hayalleri hapsedilmiş,vicdanı söndürülmüş,insan suretinde varlıklar olarak devam ediyoruz yaşamaya,eğer yaşamak diye bilirsek buna...Sevgili insanlık sen de beni hayal kırıklığına uğrattın...
Ne güzel ninnilerimiz vardı bizim...Uyusun da büyüsün diye...Bir göz atıyorum dünyaya,özellikler Filistin'e rahatça uyusalar çocuklar orda,uyusalar ve uyanabilseler ne güzel büyürler aslında.Mümkün olsa dünyanın bütün çocukları toplansa ve dur dese bu kıyıma.Benim büyüklerden umudum yok artık.Çocuklar kurtaracaklar dünyayı eğer biz onları korumayı başarabilirsek.
 "Öldürmeyeceksin" der Tevrat...Öldürmeyeceksin...
Mesela sahilde oyun oynayan çocukların tepesine bomba atmyacaksın.Dünyannın her yerinde deniz-oyun-çocuk dendiğinde insanın içine bir aydınlık boca olur,serin bir esinti hisseder insan,mutlu olur,huzur bulur ama bu sözcükler Filistinli bir cümlede geçiyorsa,için acır,kanar,kanatır...
 Hasılı,öldürmeyeceksin İsrail...
Öldürmeyeceksin....
İnsan Olun Biraz...

The Stoning of Soraya




Olmayın riyakarlık edenlerden,
Bir yandan yüksek sesle Kuran'ı dillendirirken
Öte yanda ahlaksızlığını sakladığını zannedenlerden.
Hafız-ı Şirazi / İranlı Şair
Fanatizmin Şeceresi.
Tanrı ya da Tanrı taklitleri adına insan öldürürler.
Tanrı onlara aitti ellerinden kapmayı denemek imkansız olurdu.Cioran imzalı Çürümenin Kitabı'nın sonlarına denk düşer bu cümle. Tanrı artık bize sahip olan bir yaratıcı olmaktan çıkmış sahip olunan bir güç halini almıştır. İslami topluluklara baktığımız zaman bu çıkarımın ne kadar da haklı olduğunu görürüz. Tanrı yalnızca onlara aittir ve onların koyduğu isim ile anılacaktır farklı isimler farklı yakaşırlar kabul edilemez birer küfürdür.Basit bir önerme ile baktığımız zaman, Tanrı'nın adının ne olacağı konusunda savaşılıyor olması büyük bir anlamsızlık, gereksiz bir sahipleniştir. Bu sahipleniş peşi sıra fanatizmi doğurur.Din fanatikleri, ölmek yahut öldürmek konusunda en ufak bir tereddüt yaşamazlar.Her iki fiilin sonucu kendileri için cennete çıkmaktadır, bu fiil cehennemi dünyada başka bir insana yaşatmak anlamına gelmiş olsa bile.
O halde cennet, bir erkekler diyarı olmalıdır. Cihat kavramı dışında bireysel katliamlara baktığımız zaman tanrı adına işlenen cinayetlerin çoğunun mağduru kadındır faili ise erkekler, çünkü bir kadın mağdur oluyorsa fail çoğu zaman tekil olmaz. Bir çok erkek ellerinde sıkı sıkıya tuttukları taşlar ile beklerler cezalandırmak adına. Beklemeleri bir vicdan muhasebesinden değildir yalnızca günahsız olanın gelip ilk taşı atmasını beklerler.
Peki kimdir günahsız olan ? Dünya üzerinde henüz günaha batmamış olan kim vardır ki ?

Her insanın içinde bir peygamber uyuklar.
O uyandığında dünyadaki kötülükler biraz daha artar.

Belli ki bu kural, kimse kimseye taş atmasın diye konmuştur.Kuralların özüne değil sözüne bakmamız yüzünden asla işleyemeyen hukuk kuralları burada da gösterir kendini.Vaaz verme çılgınlığı içimizde öylesine yer etmiştir ki, korunma içgüdüsünün bilmediği derinliklerden doğar.Her insan kendinin bir şey önereceği anı bekler; Ne önerdiği önemli değildir.Bir sesi vardır ya o yeter.Bir ses için, heyecanla beklediği an gelir, kimdir bu sesin sahibi ne zaman konuşmuştur ve nedamet duymuş mudur o gün konuştuğu için bunu asla öğrenemeyeceğiz ancak söylediği şeyi biliyoruz.
"O zaman bir çocuk atsın ilk taşı, günahsızdır çocuklar"
O günden beri ilk taş çocuklara attırılır. Zulmü çocuklara indirgemek, dünyayı zulme boğmak için yeterli bir harekettir.Çocukların kirlendiği bir dünyada, artık umut edecek hiç bir şey kalmaz.Tanrı o zamana kadar var mıdır yok mudur bilmem ama küçük bir çocuğun eline kuralları delmek adına taş tutuşturulduğu an kahrından ölmüş olmalıdır.Dünya'nın bu denli zulme battığı anlarda hep şu senaryo gelir aklıma, Tanrı bir beden yaratıp içine girer ve hafızasını siler artık yarattığı bu çirkinliği görmemek adına.

Madem bir Afgan kadınıyım feryad etmeliyim.
Aynı zulme denk düşen Afgan şair Nadia Anjuman böyle feryad eder şiirinde, Soraya ve niceleri adına.Kadına karşı şiddetin yalnızca din temelli toplumlardan geldiği öne sürmek elbette afaki bir cümle olur ancak kadına karşı şiddete bir kalıp uydurup kendilerini haklı çıkartmak din fanatiklerinin harcıdır. Din fanatikleri sanki bir ortadünya ırkıymış gibi uzak gelmemeli bu yazıyı okuyan kişilere, çünkü din fanatikleri her yerde.İşe giderken aynı otobüse biniyorsunuz onlarla, markette hemen önünüzde bekliyorlar sıralarını, sizinle aynı sıralarda ders alıyorlar ve hatta ders veriyolar öğretim kurumlarında.Denetim mekanizmanız yoksa, kurallarınız ataerkilse ve değerleriniz farazi ölçülere dayanıyorsa işte o zaman  Hafız-ı Şirazi'nin dediği riyakarlar meydandaki boşluğu dolduruyor. Bu da Soraya'nın ve daha bir çoklarının ölmesine neden oluyor.

Tanrı mecbur değil ki...
Her ne kadar kıyametler kopartan bir film gibi lanse edilse de aslında pek de suya sabuna dokunmayan bir filmdir The Stoning of Soraya.Filmi benim nazarımda Hollywoodvari bir yapım statüsüne taşıyan Soraya'nın gerçekten zina etmemiş olmasıdır, bu açıdan filme baktığımızda bir iftiranın bedelini yaşayan Soraya'ya üzülmemizi emreder bize film.Peki durum daha farklı olsaydı Soraya zina etmiş olsaydı, gerçekten bir günahkar olsaydı o zaman da Soraya'ya üzülmemizi ermeder miydi film ? Hiç sanmıyorum. Teokratik kuralları eleştirirken o kurallar çerçevesinde davrandığı halde zulme uğrayan insanları göstermek, kurallar düzgün uygulansa böyle olmazdı imajı yaratmaktan başka bir şey değildir bu da yalnızca "kutsal"ı kurtarma çabasıdır ve kutsal'ınızın teoride ne sunduğu değil pratikte ne yaşattığı önemlidir.
Dünya kutsaldır!
Ruh kutsal! Ten kutsaldır!
Burun kutsal! Dil, sik ve el ve göt deliği kutsal!
                                       Allen Gingsberg

Chung Hing Sam Lam



 Diyeceğim iki şey bekliyorum  sizden.
Ya suskunluğunuzu sürdürmeniz bu da  benim için
"merak etmeyin çok iyiyim" anlamına gelecektir.Ya da bir kaç satır.
Candan Selamlar
F.Kafka
Kukla oynatmıyoruz burada, acı çekiyoruz.
Milena'ya gönderilen mektupları okurken, aç acısı çekmenin bir sanata nasıl dönüşebileceğine tanıklık ettim. Bir mektubun böyle acı çektirmesini  imkanlar doğrultusunda geçerli olarak görmezdim asla ancak bu satırlar tüm fikriyatımı değiştirmeye yetti;"Gerçekten bildiğim yok, bildiğim bir şey varsa, böyle bir telgrafın tümüyle insana iyi geldiği.Oysa bir telgraf alt tarafı uzatılmış bir el değil."
Aşk tek başına insanlığın ilgisi çeken bir kuram asla olmamıştır ancak eğer o aşk bir acı ile beslenirse işte o zaman destanlaştırılmıştır her zaman. Doğumumuz bile "sancı" ile anılır, acı çektiririz dünyaya gelirken ve çok annemizi severiz.Bu sebeple varoluşumuzdan mütevellit acı çekeni seviyoruz, ağlayanı, üzüleni ve ezileni. Bir filmi izlerken yahut bir kitabı okurken en sevdiğimiz karakter hep en üzüldüklerimiz oluyor. Çünkü kendimizi çekinmeden onun yerine koyabiliyoruz ve ondan birşeyler çalabiliyoruz. Bunun üzerimizde kalıcı bir mazoşist etki bıraktığının farkında bile değiliz. Tutanamayanlar'ı anımsayalım ve o isyana kulak verelim.Herkes birikmiş bizi seyrediyor, Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada acı çekiyoruz.
Acıya karşı duyduğumuz haz bastırılmış mazoşist yanımızdır ve kuşkusuz en sevdiğimiz acı aşk acısıdır.Asla fiziksel olmayan bir acı, basit insan yanımız için tam da aranan kandır. Eğer insanlar aşk acılarını çekerken daha gerçekçi sancılar yaşasaydı kimse aşık olmazdı ve unutmak işte o zaman daha gerçekçi bir merhem olurdu.

Unutmak, Tanrı'nın bizlere en büyük armağanı.
Unutmak, bir kusurmuş gibi gelir insana ancak unutmak bir lütuftur. Hiç bir canlı pembe hatıralara en ufak bir griliğin bile düşmediği bir hayat yaşamamıştır.Buradan bakarsak eğer unutmak yalnızca pembeliklerimizi değil griliklerimizi de alır bizden ve biz buna çokça ihtiyaç duyarız.Eğer acılarımızı unutmasaydık asla yaşayamazdık muhtemel ki dünyada bizle birlikte binlerce yıl önce son bulmuş olurdu. Bir dişi doğum anında yaşadığı o cehennemvari azabı unutmasaydı bir daha asla doğurmazdı, bu da bizi tam anlamı ile bir sona sürüklerdi.Bu yüzden , dünyayı ölüme götürmemek adına acılarımızı unutuyoruz, kendi dünyamızla alakalı olan ve yalnızca bizi ölüme götüren aşk acımız ise baki kalıyor. Bu acıyı seviyoruz çünkü, onu süsleyebiliyor, uzatabiliyor , durdurabiliyor ve kaldığı yerden istediğimiz an devam ettirebiliyoruz. Örneğin, tren raylarının yanında yatıp kopmuş bacağına dehşetle bakan bir adam, aşk acınısını durdurup kendine bir kahve yapıp yahut arkadaşları ile biraz gezip daha sonra kaldığı yerden acısına geri dönen bir aşk mağduru gibi davranamaz, yahut şekillendiremez acısını duşun altına girip gözyaşları ile suyun beraber akışını izleyen aşk mağduru gibi kana karışan suyu izleyemez. Acıyı süslemek yalnız aşka aittir.

Acı çekmek bir sanattır.
Wong Kar Wai'nin Godard esintili farklı şekillerde acı çeken insanları resmettiği Chung Hing Sam Lam tam bir acı karnavalıdır. Biletlerimizi alıp en ön sırada izlemek adına koşarak gittiğimiz bir karnaval,amacımız yalnızca nasıl acı çektiklerini görüp onlarla beraber üzülmek değil, nasıl acı çekmemiz gerektiğini de öğrenmek. Bizler sıradan insanlar, parçalanmış peçetelerimiz , kızarmış burnumuz ve şişmiş gözlerimizle acı çekiyoruz. Acı çekerken bile utanılacak bir hale bürünüyoruz. Ancak beyaz perdede olaylar çok daha farklı ağlarken çirkinleşmeyen insanları görüyoruz, yaratıcı formüllerle acı çeken ve acı çekerken büyüyen yücelen insanlara tanıklık ediyoruz. Sonuçta acı çekmeyi öğreniyoruz ya da öğrendiğimizi zannediyoruz, hemen bir aşka başlayıp pusuda bekliyoruz acı çekmemiz gerekecek o kutsal anın gelmesi için.O an geldiğinde ise kendimizi yine kızarmış burnumuzda kalmış peçete parçaları ile buluyoruz.

Takeo Doi ve Amae
Bornstein okumalarında karşıma çıkan uzakdoğuya has amae kültürü neden bizim Wong Kar Wai sinemasında yaşanılan aşk acılarını sadece takipte kaldığımızı açıklıyor. Amae; iradi bir olgunlaşmamışlık ve çocuksuluk olarak tanımlanır Doi tarafından. "Çocuk gibi başkalarına bağımlılık" ve Wong Kar Wai sineması, çekilen tüm bu aşk acılarının altında yatan sır perdesi oluyor.Chung Hing Sam Lam'de yer alan karakterlerde net bir biçimde amae'nin etkilerini görürüz . Bu etki karakterlerin aşk acılarını yaşayışlarını ve başka bir birey karşısındaki bu derin ihtiyaç duygusunu nitelemektedir.Pelüş oyuncaklar, rengarenk odalar ve anne karnı huzuru aratan aşklar, Kar Wai karakterlerinde çokça rastlayabileceğiniz temalardır, hepsi aşkı şekere banarak sunar bize, ancak biz gerçeği biliyoruz.
Tarih atlaslarını önünüze dizip saatlerce arayın en büyük aşk acısını çeken kişiyi bulmak adına, bulamayacaksınız.Sinema bir büyüdür ki bizleri yıllardır içinde tutar ve Kar Wai bir aşk acısı ustasıdır bu büyülü dünyada, ancak dünyanın bütün sinema karakterleri bir araya gelse de hiçbiri sizin ağlarken çirkinleşen haliniz kadar gerçek yaşatamaz aşk acısını.Peçetelerinizi hazırlayın nice yeni aşklar için.
Size yazılmaya başlanmış bir mektup hali hazırda önümde duruyor
ama bir türlü arkasını getiremiyorum,eski acılar eski dertler burada da gelip beni buldu
üzerime çullandı beni yere serdi.
Sizin olan K.

İnsan olun biraz.

Taxi Driver

Amerika'yı yalnız vietnamlılar bağışlayabilir. Başka kimsenin Vietnam'da yaptıklarından ötürü Amerika'yı bağışlaması mümkün değildir.Bu yalnızca Vietnamlıların hakkıdır.                                                                                                                                     Onat KUTLAR


Sicilim en az ahlakım kadar temiz.
Son kurşun atılana dek hiçkimse "neden" sormaz. Askerler ölmek kadar basit bir görevi yerlerine getirirken, başkanlar  "neden"e cevap aramak zorundadırlar. Amerika neden Vietnam'da ? 1970'de Nixon muhtemelen öğle çayını yudumlarken neden'i bulur; "Bu savaşta biz kendimi sınıyoruz,irademizi ve karakterimizi sınıyoruz" ve çayını yudumlamaya devam eder bu sırada Amerika kendinini sınama adına yıkıma devam etmektedir. Her güzel şey gibi bu sınamada son bulur, peki irade ve karakter ne durumdadır ? Sınamanın sonucu harap olmuş bir ülke, ülkesine kollarını bacaklarını ve ruhsağlıklarını bu harap olmuş şehirde bırakarak geri dönen binlerce genç.

Benimle mi konuşuyorsun?
Bedensel bir bütünlük halinde ülkesine geri dönenlerden biri de Travis Bickle'dır ancak ruhsal bütünlük konusunda tüm Amerikalı askerler ile aynı hazin sonu taşımaktadır çünkü Travis Bickle Amerika'nın ta kendisidir. Travis Bickle neden bir katile dönüşmüştür ? Cevap oldukça basittir, çayınızı yudumlarken bulabileceğiniz kadar basit bir cevaptır. Travis Bickle, kendisini, iradesini ve karakterini sınama adına bir katile dönüşmüştür. Travis Bickle 1970'lerin Amerika'sıdır.Üzerinde kalan son masumiyet kırıntılarını da bu katliam ile kaybetmiş ancak medya sayesinde yine kazanmıştır. Bickle artık bir kahramandır.


Tarlalarda koşuşan yuvarlak şapkalar.
Taxi Driver'ı diğer Vietnam sendromlu filmlerden ayrı tutan yanı savaşı göremiyor olmamızdır. Savaştan çok savaşın bıraktığı etkileri görürüz. Full Metal Jacket ve Apocalypse Now gibi usta yönetmenler tarafından resmedilen savaş sahneleri bile o kadar acınasıdır ki Taxi Driver'da bunu görmemek mutluluk verir. Hollywood yapımı Vietnam filmlerini izlerken gördüğümüz Vietnamlılar mide bulandırıcıdır yaptıkları tek şey sarı yuvarlak sapkaları ile tarlalarda kurşunlardan kaçmaktır, bu derece bir tarım hayranlığı elbette göz yaşartıcıdır ancak bir ulus yalnızca tarlalarda bir o yana bir bu yana koşuşturarak ayakta kalmış olamaz.


Bazen gerçekliği anlatmanın en iyi yolu gerçeküstü bir yola başvurmaktır.
Travis Bickle'ı Amerika olarak resmetmek Vietnam adına gerçekliği anlatmanın en etkili yoludur. Bickle silahını eline alır ve kendini sınamak adına yola koyular, hedeflerini tek tek gözden geçirir aralarında en kolay gözükene saldırır, Pezeveng Vietnam'a. Bir katil olarak gözlerini kapatır, gözlerini açtığında artık evindedir, ancak artık bir katil değil bir kahramandır bu değişimi sağlayan ise yalnızca bir gazete küpürüdür ve Amerikalılar için bir gazete küpürü dünyayı anlamak için yeterlidir.
                                            "Amerika bu iş ciddi
                                            Amerika ben bunları televizyona bakarak çıkartıyorum"
                                                                                                         Allen Gingsber
İnsan olun biraz.

Neco Z Alenka



Bu yazıyı bir büyüğe adadığım için  çocuklardan özür diliyorum.
                                                            Antoine De Saint-Exupery


Dış gerçeklik
Nesneler ve gereksinimler arasında kopması imkansız bir bağ vardır.Bir nesne bir gereksinime yanıt verdiği ölçüde anlamlı olur.Gereksinimlere yanıt vermeyen nesneler ise anlamsızlaşır. Örneğin bir kerpeten, çivileri yerinden sökebilme ölçüsünde geçerli bir nesne olma özelliğini korur. Ancak bunun dışında bir durum daha vardır bir kerpetenin asla bir kerpeten olmadığı, gereksinimlerin umursanmadığı bir an.O an bir kerpeten aslında yer altında yaşayan bir yaratığın fosili olur. Piaget ile birlikte 6 yaşında bir çocuğun bilinç altına yolculuk etme şansını elde edersiniz bunu görürsünüz ancak o zamana kadar Neco Z Alenka size yardımcı olacaktır.

Bir varmış bir yokmuş...
Lewis Caroll, Alice harikalar diyarındayı yazdığı zaman, Pedofili yanının Frued'un gözünden kaçmayacağını aklına dahi getirmemiştir. Caroll'un  bastırılmış -ki biz bunu böyle umut ediyoruz- bu duygusu kaleminden boşalır Alice'in yer aldığı her satıra. Alice milyonların gözü önünden tacize uğruyan küçük bir kız çocuğudur. Yazarının kaleminden fışkıran Alice ne yazık ki sinema perdesine yansıtılırken noksanlıklardan ve hayal kırıklıklarından başka bir şey olmamıştır. Kimi uyarlamalar Alice Harikalar Diyarında'nın erotik yanını tamamen görmezden gelirken kimi uyarlamalar ise XXX yaftası ile pornografik raflarda yerini aldı.


Bana bir masal anlat Freud.
Bambaşka bir noktada duran, eserin hakkını fazlasıyla veren ve asansör sahnesi ile Freud'a göz kırpan Svankmajer benim için Alice'in ikinci tanrısıdır. Alice'nin ağaç kovuğu içine girdiği zaman yaptığı o muhteşem geçiş anı kuşkusuz kitabı okuyan çocuklara heyecanın en ağır dozda zerk edildiği paragraftır. Bir çok sinema eserinde bu geçiş anını izledim ve asla aradığım tadı bulamadım. Önemli olan nokta sürekli es geçilmişti, Alice bir çocuktu ve yaptığı yolculuk bir ağacın içine değil bilinçaltınaydı. Bu haykırışımı Svankmajer'in yolculuğu ile susturabildim.
Alice'in bir ağaç kovuğundan yuvarlanmak yerine, yavaş yavaş  asansör ile yaptığı bu yolculuk her katta daha karmaşık hala gelen bir çocuk bilinci ile karşı karşıya bırakır bizi. İlk katta duran oyuncaklar katlar derinleştikçe sırası ile reçele, ev eşyalarına, ev eşyalarının içine batmış reçele, dondurulmuş hayvanlara, dondurulmuş hayvanlara monte edilmiş ev eşyalarına ve dondurulmuş hayvanlara monte edilen ev eşyalarının reçele bulanmasına kadar gider. Bu sahneden sonra tamamen Svankmajer'e teslim olmuş olursun ve filmin gerisinde büyük bir huzurla sonu beklersiniz. Çocuk bilincine yapılan bu yolculuğu Frued izleyebilseydi eminim ki Svankmajer ile tanışmak için can atardı.


Oku, sinemayı anlama aşkına oku!
Üçüncü sınıf aksiyon filmlerini herhangi bir okuma yapmadan izleyebilirsiniz elbet ancak bu yazıyı okuma zahmetine katlanan kişinin sinema adına aradığı üçüncü sınıf aksiyon filmlerinden çok fazlasıdır. Sürrealist bir film ile karşı karşıya gelmeden, rüyalara dalmadan evvel Freud'a biraz hakim olmaktan hiç bir zarar gelmez.
Vagonlar gibi geçiyor kelimeler ve yalnız geçişlerini seyrediyorsun. 
Kimler var içinde? 
Umrunda değil.
Cemil Meriç'in Jurnal'de değindiği bu nokta tam da Neco Z Alenka için ihtiyacımız olan cümlelerdir. Asansör sahnesi ile başlayan bilinçaltı yolculuğunun yalnız geçişlerini seyretmeyin, içinde kimler var bakın, umursayın.
Vagonlara sadece bakmayın!
İnsan olun biraz.

A Torinoi Lo



"Friedrich Nietzsche, 3 ocak 1889′da Torino’da, Via Carlo Alberto’daki 6 numaralı kapıdan sokağa adımını atar. Belki yürüyüş yapmak, belki de postaneden mektuplarını almaktır amacı. Kendisine uzak olmayan ya da fazlasıyla uzakta kalan bir fayton sürücüsü inatçı atına söz dinletemiyordur. Sonra, ismi muhtemelen Giuseppe Carlo Ettore olan faytoncunun sabrı taşar ve kırbacını eline alır. Nietzsche, kalabalığın yanına gelir ve o ana dek öfkeyle köpüren sürücünün acımasız sahnesini sona erdirir. Sağlam yapılı ve gür bıyıklı Nietzsche, birden faytona atlar ve kollarını atın boynuna dolayıp hıçkırarak ağlamaya başlar. Olaya şahit olan diğerleri, Nietzsche’yi evine bırakır. İki gün boyunca bir divanda hareketsiz ve sessizce dinlenir Nietzsche.Atın akıbeti hakkında ise hiçbir şey bilmiyoruz"


Sadece bir film...
Torino Atı üzerine düşünürken öne çıkan kavramlardan biri kuşkusuz "üstün insan" olacaktır ancak Torino Atı üstün insan kimdir  gibi absürd bir soruyu cevaplama yoluna gitmez şunu diyebilirim ki size hiçbir şeyin de cevabını vermeyecek, ancak soru soracaktır;
Film final tırmanışına geçtiği zaman, kulaklara çalınır bu soru;
Bu karanlıkta ne ?
Çoktan cevabı verilmiş bir sorudur bu. Nietzsche, insanı sınıflandırırken kullandığı varlık doğrusunda, hayvan ve üstün insan arasında bir mertebede tutar insanı. Bu noktada kalmak en azından insan olarak! kalmak yaşanılabilir bir bakış açısı gibi görünse de ,Nietzsche Böyle Buyurdu Zerdüşt'te hem sorunun cevabını verir hem de yaşanılabilir bakış açınızı öldürür;
"İnsan, bir an önce kargaşasını, kendine anlam veren bir düzene çevirmezse, yıldız doğurtmazsa, karanlığında yok olacaktır". 
İşte o an geldiğinde yaşanabilir insan mertebeniz karanlığa yenik düşer, gaz yağınız , odunuz hatta el feneriniz bile olabilir ancak bunların hiçbiri sizi kurtaramaz.


Varsa biraz palinka alabilir miyim ?
"At eğer toplumsa o zaman arabacı biz oluyoruz ve kız da sistem dersek, gelen misafir kimdi peki ? "
Bu bakış açısı ile hareket etmek Torino atının ırzına geçmektir ki bunun yapıldığına çokça tanık oldum.Sinemayı matematiksel bir denklem olarak hiçbir zaman görmediğim için, karakterleri varlık doğrusu üzerinde belli noktalara yerleştirmeyi kabul edilebilir bulmuyorum. At, arabacı, kız, palinka arsızı misafir  ve dahi çingeneler, doğrunun neresinde yer alırlar ya da alırlar mı ?
Asıl önemli olan, hayatını yaşamayan yalnızca hayatta kalan insanları karanlığına giden  yolda  ağır aksak taşıyan Torino Atı'dır.İşten bara, bardan mekana, mekandan eve, evden işe durmaksızın koşuşturan ve hayatına anlam katmayan insanların karanlığına.

Tarkovsky'den Nietzche'ye.
Torino Atı'nı anlamak adına mürekkep yalama zorunluluğunu farketmiş olmalısınız en azından Kafka , Cioren ve Zizek gibi  artık entelektüelitenin bir basamağı olarak görülen Nietzsche okuma zorunluluğunu. Biçimsel olarak Torino Atı'na bakarsak eğer bu kez de başka bir entelektüel basamak halini alan Tarkovsky'e denk geliriz ki bana kalırsa bu basamağı gönül rahatlığı ile es geçebiliriz. Çekilen her siyah beyaz filmi Tarkovskyvari görmek artık bir entel yaftası halini almıştır ve kolaylıkla kullanılabilecek bir yanıltmacadır. Bela Tarr'ın sinema dili ile Tarkovsky'nin sinema dili arasında uçurumlar bulunmaktadır, bir kameranın ağır hareket etmesi ya da kullandığı renk tonu o yönetmenin sinema dili değildir. Bu kadar detay noktalar sinema dilini yansıtmaz daha genel bir pencereden bakmak gerekir ki eğer bu pencereden bakarsanız göreceğiniz yansıma Tarkovsky değil Fassbinder olacaktır.
Entelektüel bir birikim zorunluluğu barındırmaz The Turin Horse ancak entelektüel bir açlığa sahip olmak zorundasınız, filmi izlerken bir battaniyeye ihtiyaç duymuyor, acıkmıyor ve korkmuyorsanız, yalnızca huysuz bir at izlersiniz.


Balina ile başlayan yolculuk At ile son mu bulacak ?
Tarr, dünyanın sonunu mu resmetti? 
Bu soruyu aklımdan kazımak tam on bir senemi almıştı.Şimdi tekrar aynı soruyla karşı karşıya kalmak , acınası. Kendi sonunu görememiş bir kavmin yaprakları! sararmış takviminden bile medet umar olduk. Tek öğrenmek istediğimiz bu sefil dünyanın ne zaman son bulacağı, takvim yapraklarında , parşömenlerde , kitaplarda ve dahi filmlerde arar olduk bu sorunun cevabını. Aslında cevap çok nettir,Bu sefil dünya biz öldüğümüz zaman son bulacaktır.
Werckmeister Harmoniak’taki balinadan bu yana tam on bir yıl geçti. On bir yıldır dünya kendi döngüsü içerisinde tüm acımasız eleştirilere rağmen dönmeye  devam ediyor ve daha nice on bir  yıllar göreceğini de rahatlıkla söyleyebilirim. The Torin Horse, dünyanın son bulmasına doğru giden bir sonla karşılamaz bizi, en azından bu son kozmik bir son değildir.Varlık doğrusuna geri dönecek olursak, kendinizi bir insan olarak görüp mertebenizi sağlam varsaymamanızı öneririm, Bresson'un Bathazarı ve Tarr'ın torino atı bu mertebede sizden çok uzakta değiller, sadece sol tarafta onları aramayı bırakıp doğrunun sağ tarafına göz atmanız gerekli.
Gördüklerinizden sonra sanırım artık bu cümleyi algılarsınız ,
"Anne, ne aptalım!"
İnsan olun biraz.

Futbol Dünyayı Nasıl Açıklar?


Her zaman söylenegelmiştir ve blogun yazarlarının da birkaç kez yazmışlığı vardır; futbol asla sadece futbol değildir. Futbol her zaman hayatın bir benzerini sahneler yeşil çimlerin üzerinde ve bu benzerlik bazen o kadar büyük bir hal alır ki sahayı çevreleyen koltuklar aleminde yepyeni ve birbirine bağlı toplumlar peydah olmaya başlar. Bu toplumlar keşke sadece tutkunu oldukları renklerin aracılığıyla bağlansa birbirine ancak asla kazın ayağı öyle değildir. Zira bu toplulukları bir araya getiren başka mevzular vardır ki bunlar kısa bir dünya tarihi oluşturabilir karşımızda.
Celtic ve Rangers takımları arasındaki "Ezeli Müssese" bize çok ciddi bir meseleyi gösterir. Dünyada sürüp gitmekte olan ve son bulacağa benzemeyen mezhep kavgalarını. Bu iki ekip arasındaki mezhep kavgalarına ek olarak bir de din kavgaları sürüp gider tribünlerde. Mesela Totenham taraftarları kendilerine Yahudiler derler; ki Yahudi değillerdir. Ama bunun temelinde Yahudilerin bir dönem yaşadıkları dışlanmanın payı büyüktür.
Barcelona ve Real Madrid arasındaki etnik köken kavgası ise dünyada kanayan bir başka yaraya dikkat çeker. Aşırı milliyetçilik. General Franco'nun mükemmel faşizan yönetimi döneminde Real Madrid kralının takımı olma hüvviyetinden ziyade General Franco'nun desteklediği takım olma şansıyla Barcelona'ya üstünlü sağlamıştır, hatta Franco'nun bakanları bir maç öncesi soyunma odasına inerek Barçalıların kökenlerine anıştırma yaparak hafiften tehditler savurduklarında maç 11-1 Real üstünlüğü ile sona erer. Bu konuyu hayata uyarlamak size düşer.
Mafya babalarının, tüccarların, Berlusconi gibi her işe bulaşanları elinde oyuncak olan futbol hala milyonlarca insanı stadlara doldurmaya devam etmektedir ve edecektir. Ama gerçek futbol taraftarları her maç esnasında o eski amatör ruhu arayacak ve asla bulamayacaktır.

İnsan Olun Biraz...